Melih Pekdemir

Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Melih Pekdemir

Mesaj tarafından yelda Bir Ptsi Eyl. 24, 2007 8:42 pm

'Elhamdülillah laikiz!'

En kolay cevaplar din hakkındaki sorulara verilir. Çünkü din insanların aklına gelen en zor sorulara en basit ve ikna edici çözümleri bulabilmektedir. Din bu yüzden bilimden daha fazla kabul görür. İnsanlar elbette ancak bilim sayesinde hakiki bilgilere ulaşabilir, hayatlarını kolaylaştırır, dertlerine çare bulurlar; ama tek bir şey hariç: ÖLÜM! Oysa din, insanların en büyük korkusu olan ölüm karşısında bulunmuş tek çaredir. Bütün dinlere ölüm korkusunun kokusu sinmiştir ve insanları işte bu koku cezbeder. Dolayısıyla din, ideolojilerin ideolojisi, yani gelmiş geçmiş en büyük anlatı (mega mega narrative!) olma gücüne sahiptir. Her ideoloji öncelikle dine paralel ya da karşıt muhtevasıyla algılanır. Bilimsel bilgiyle hiç temasları olmayan insanların dinsel argümanlarına, değerlerine itiraz edince, en başta, onları ölüm korkusuyla yüzleştirmiş olursunuz! Bu sefer sizden korkarlar ve tekrar mecburen ve daha sıkı şekilde dine sığınırlar. Dinin işgal ettiği düzlemde, onunla rekabet etmek mümkün değildir. Ve İslamiyet... Malum, dinler arasında ölüme çare bulmakla yetinmeyip hayata da en fazla müdahale eden, hayatın her alanında hükümlere (ahkâma) sahip olan bir dindir.

Ölüm korkusu, kısmen de olsa yaşama mutluluğuyla telafi edilebilir. İşte bu yüzden, mesela Özgürlükçü Sosyalizm, bu korkuyu bastırabilecek tek mutluluk çaresi olma iddiasını çoğaltmalı, bir "mutluluk ideolojisi" olarak kendini yeniden kurgulamalıdır. Siyasi İslam karşısında ilk ikna edici adımlar ancak böyle bir kurgunun çizdiği güzergahta atılabilir. Elbette bir köşe yazısına bu güzergahın kilometre taşlarını sığdırabilmem mümkün değil. Belki şu kadarını söyleyebilirim: İnsanların mutlu olabilmesi, önce karınlarının doymasına, barınma, iş, sağlık, eğitim vb. temel ihtiyaçlarının giderilmesine bağlıdır. Öte yandan bu yaklaşım da zaten tek başına bütün açmazları çözmek için yeterli olmayabilir. AKP işte bu durumun fevkalade "farkında" olan bir siyasi iddiadır. Sadece ölüme değil "hayatta kalmaya" da çare olmak adına, sosyal devlet işlevini "AKP yardımı" tarzına büründürdükçe cazibesini artırmıyor mu? Yani, işimiz hiç de kolay değildir. Üstelik sadece bu kadar da değil. AKP aynı zamanda sözüm ona "özgürlükçü bir anayasa" girişimiyle de solun argümanlarına el koymaktadır. Burada geçerken şunu da söylemeliyim: Muhtemelen bu anayasa "tartışması" bir süre sonra hararetini yitirecektir. Sanki kısa vadeli maksat, Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığını kanıksatmaktan ibaretmiş gibi görünüyor. Bu badireyi kazasız belasız atlatabilmek için "Çankaya'yı bırak Anayasa'ya bak!" denilmiyor mu?

Elbette Anayasa'ya bakanlar, Malezya'yı da görüyorlar. Belki de Malezya'yı yeniden keşfetmek yerine İran'ı hatırlamak bile yeterli. Soner Yalçın dünkü Hürriyet'te, Bahman Nirumand adındaki bir İranlının kitabından yaptığı alıntılarla hafıza tazeledi:" 'Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur' denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı... Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!... Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda 'Tamam bu sonuncusu' diyorduk. Ama arkası hep geliyordu... Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu... Üç ay önce Humeyni, Paris'te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti... Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yitmişti, korkuyordu... Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu."

Nirumand'ın anlattığı dönemde mollalar hakikaten şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi: Şimdilerin BOP'una benzer şekilde o zaman da bir "Yeşil Kuşak" lazımdı. ABD ve Avrupa İran'da başlangıçtaki "ılımlı İslamcı" gelişmelerden mutluluk duymaktaydı. Üstelik tesadüf bu ya, mollalar bir de referandum meselesini gündeme getirmişlerdi. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyeti'ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?" Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65'inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?

Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "İslam'a evet mi, hayır mı diyorsunuz?" Evet, bizim "sivil anayasa" da sonuçta referanduma gidecek ve bu arada türban da oylanacak! Yani İslam'dan yana mısınız, değil misiniz? diye sorulmuş olacak. Sonuç şimdiden belli.

İşte hayat... İşte ölüm... Sonuçtan emin olan Recep Tayyip Erdoğan, son yılların en büyük şakasını yaptı: "Hamdolsun laikliği hakim kıldık!" deyiverdi. Dindar olsam, cevabım belliydi: "Atma Recep din kardeşiyiz!" Diyemiyorum ve ayrıca şunu da biliyorum: Anayasasını da alıp Malezya'ya filan gitmez ki...

yelda
Genel Moderatör
Genel Moderatör

Mesajlar : 2576
Kayıt : 02 07 2007
Nereden Katılıyor? : İstanbul Avrupa Yakası

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Melih Pekdemir

Mesaj tarafından yelda Bir Ptsi Kas. 05, 2007 11:35 pm

BOP ve Kürt İslam sentezi

Şimdi... Kürt meselesinde iki çözüm başlığı var: Askeri çözüm ve siyasi çözüm. Bu çözümler yıllardır tartışılıyor ve fakat bir yandan da askeri çözüm gündemdeki ilk sırasını koruyor. Elbette ara sıra siyasi çözüm seçenekleri de dile getiriliyor. Askeri ve siyasi çözüm boyutlarının farklı ağırlıklarda yer aldığı bir dizi senaryo üretiliyor. Ancak "önce teröre son vermek lazım" gerekçesiyle, askeri çözümde ısrar edildiği aşikâr. Ama bunun da "siyasi sonuçları" var! Askeri zaferler bazen siyasi hezimetlere, daha büyük sorunlara yol açmıyor mu? Açıyor... Kıbrıs sorunu, askeri bir zaferin yarattığı siyasi sonuçların kördüğümünde orta yerde duruyor işte. Elbette askeri çözüm tarzı hemen el altında olan, "kestirme" bir çözümdür. Daha doğrusu kestirme bir çözüm gibi görünür ama, bu kestirme yolun 25 yıldır nereye ulaşacağı hâlâ kestirilemiyor bir türlü...

Diyelim ki, Kürt sorununda askeri çözümü uygulamaya devam ettiniz. Astınız, kestiniz ve hiç tahayyül edemeyecekleri acıları dahi yaşattınız, ki zaten daha önceleri de yaşatmıştınız. Balığı yani PKK'yi etkisiz hale getirmek için gölü kurutmayı dahi göze aldınız. Yani coğrafyaya hâkim oldunuz ve yaşayanlarını iyice köşeye sıkıştırdınız. Düşük yoğunluklu da değil, kıvamı artırılmış dört dörtlük bir savaşa giriştiniz. Ve savaşı da kazandınız. Yani diyelim ki PKK'yi de büyük ölçüde etkisiz hale getirdiniz. Peki bu habitatın yaşayanları, yani Kürtler ne yapacak? Elbette korkacaklar... Sinecekler... Sabah akşam "Ça şabune dibejin ji ez Tırkım" ("Ne mutlu Türküm diyene") sözünü tekrar edip duracaklar. Ama sindikleri zaman dahi, illa ki tutunacakları bir şey olmalı... Burada PKK seçeneği karşısında neyi öneriyorsunuz, neye tutunmalarını istiyorsunuz? Demokrasiye mi? Özgürlüğe mi?

Bunları önermiyorsanız, kuvveden fiile geçinmiyorsanız, Kürtler, bütün mazlumlar gibi, yüzyıllardır sindirildikten zaman hangi limana sığınacaklarını öğretilmiş bir çaresizlikle zaten biliyorlar. Dine sığınıyorlar, tarikatlara bel bağlıyorlar. Yani demem şudur ki, askeri çözümde ısrarın kaçınılmaz sonuçları budur, efendiler! Hani şeriattan ve hatta ılımlı İslam'dan korku-yordunuz ya; demokrasiye hiç yer vermeyen bu zihniyette devam ederseniz, "Bölücülükken kaçarken "Şeriat" dolusuna tutulacaksınız! Kendi ellerinizle Kürt İslam sentezine denklem kuracaksınız. Üstelik konjonktür de bu seçenek için elverişli... İçeride AKP, bölgede ABD, yani Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) alesta bekliyor. BOP'un ılımlı İslam konsepti ekseninde yaratılmış bir proje olduğunu biliyoruz. Ilımlı İslam ise, Medeniyetler Çatışmasının Tru-va atı... Bugün belki de tam şu sıralar Bush Oval ofiste Nakşibendî Erdoğan'a muhtemelen bu projenin faydalarını hatırlatıyordur... Çünkü ılımlı İslam işinin içinde Nakşîlik konsepti de vardır.

Soner Yalçın da dünkü Hürriyet'te yazdı. Bugün Türkiye ve Kuzey Irak'ta en güçlü tarikat "Nakşibendîyye Halidiye"dir. Kuzey Irak'ta bu tarikat Barzani aşiretiyle birlikte anılıyor. Nakşibendî Barzaniler, başta Güneydoğu olmak üzere Türkiye'deki Nakşibendîler ile hep iyi ilişkiler içinde oldu. Mesut Barzani'nin babasının adı "Molla" Mustafa Barzani idi ve baba Barzani, "Molla" unvanını bu tarikattan dolayı taşıyordu. Çarşamba günü Abdullah Öcalan da aynı mevzunun bir başka boyutunu avukatlarına hatırlattı. Son dönemdeki gelişmelerin Nak-şîlerin de içinde yer aldığı bir konsepte uygun olarak başlatıldığını ileri sürdü: "Beni de bu konsepte dâhil etmek istediler. YNK'den [Tala-bani'nin partisi] kimi politikacılar bu konseptin yerel uygulayıcısıdır. Sami Abdurrahman da bu politikaları uygulamak istiyordu. Bazı Kürt Nakşîler de bu planın içinde, Melik Fırat onlar da bu planın içinde, [Kuzey Irak'taki] Güneyli güçler de bu planın içinde, ABD de bu planı destekliyor" dedi. Ve şunları da ekledi: "Güneyde de [Kuzey Irak] bu konseptin ayakları var, yanlarına Kuzeyli [Türkiye'deki] birkaç Kürdü de katarak, Kuzey Kürtleri üzerinde de bu konsepti uygulamak istiyorlar. ... Talabani ve Barzani bugün var, yarın yoklar. ABD de bugün var yarın yok."

Yalan mı? Hakikaten, Talabani ve Barzani bugün var yarın yoklar. ABD de bugün var yarın yok. Ama Türkler ve Kürtler aynı coğrafya üzerinde hep var olacaklar. Mevzu, elbette "aman Şeriat gelmesin diye PKK yanlısı olmak" değil... Askeri çözüm ise sadece kırk katır mı kırk satır mı ikilemidir. Ama sorunun çözümü o kadar basit ki... Yunus Emre şöyle elemişti: "Bir çeşmenin başına bir testi koysalar, kırk yıl dursa dolası değil." Öyleyse demokrasi çeşmesini Kürt toplumuna da akıtmak tek çaredir. Kürtler zaten devlet esasına dayalı bir çözüm talebinde bulunmuyorlar. Yeni bir anayasa yapılacak. "Uygun bir çözüm" neden bulunamasın? Demokrasi düşmanı 12 Eylülcüler "komünizm tehlikesine" karşı Türk İslam sentezine, "çözüm" diye bel bağlamıştı. Yoksa sizin uygun çözümünüz de Kürt İslam sentezi mi?

yelda
Genel Moderatör
Genel Moderatör

Mesajlar : 2576
Kayıt : 02 07 2007
Nereden Katılıyor? : İstanbul Avrupa Yakası

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Melih Pekdemir

Mesaj tarafından yelda Bir Perş. Şub. 07, 2008 6:19 pm

Özgürlükçüyüz ama salak değiliz

Çok kritik günler yaşıyoruz. Bizi "özgürlükçülük" argümanımızla tavlamaya, avlamaya çalışıyorlar. Türban konusunda ilkesel ya da teorik bakımdan öngörülebilen bir uzlaşma imkânı, bu sorunu genel olarak özgürlükler sorununun bir parçası olarak ve diğer sorunlarla birlikte çözebilme fırsatı daha ilk adımda ortadan kaldırılmıştır. Türban meselesi artık masum bir özgürlük talebi filan değildir; "tanımı da biz yaparız fetvayı da biz veririz" diyenlerin elinde toplumun diğer kesimlerini esir almakta kullanılacak tehlikeli ve ölümcül bir silah haline getirilmiştir. Böyle bir ortamda hâlâ "hizmet alanlar kriterine" dört elle sarılmak saftorikliği, özgürlük savunuculuğu yapıyorum derken, kendi esaretimize gönüllü kapı açmak olacaktır. Çünkü artık "hizmet alanlar istediği gibi giyinsin, isterse türban taksın" argümanının daha başlangıçta geçersiz kılındığı bir mecraya girilmiştir. Ok yaydan çıkmıştır.

Belki burada bir parantez açıp "ama türban yasağıyla binlerce kadın eğitimden alıkonu-yor" diyen ve türbanın bu şekilde serbest bırakılması konusunda kem küm eden kimi özgürlükçü ve solcu arkadaşları uyarmak gerekiyor. Bu konu "havet" denilerek geçiştirilecek bir konu değildir. Öncelikle AKP-MHP marifetiyle tezgâhlanan ve inisiyatifi "tanımı da biz yaparız fetvayı da biz veririz" diyenlerin eline geçen bir tercihin karşısında "ama" demeden, "fakat" demeden itiraz etmek şarttır. Özgürlükler elbette bir bütündür; hepsini birden savunmak lazımdır; sadece birisini savunarak diğerlerini yok sayanlardan ve onların dayatmalarından ise kesinlikle ayrı durmak gerekir. Siyasi İslamcılar ve özel olarak AKP tek bir kategorideki "özgürlüğü" yani sadece kendileri için özgürlüğü savunuyorlar. Ama sosyal güvenlikteki uygulamalarıyla yaşama özgürlüğünü hiçe sayıyor, 301. madde konusunda ayak sürüyerek düşünce özgürlüğünü reddediyorlar; her türlü toplumsal muhalefet eylemi polis copuyla dağıtılıyor. Sonuçta diğer herkesin sadece kendi çizdikleri çerçevede "özgür" olabileceğini emrediyorlar!

Sorunu sadece onların "inanç özgürlüğü" çerçevesinde ele almak, özgürlüklerin imha edilmesini baştan kabul etmektir. Unutulmamalı ki, türban özgürlüğünü savunan kesimlerin fıtratında, kadınların başının açık gezmesi günahtır. Onların fıtratında türban özgürlüğünü savunmak, başı açık gezmeyi yasaklamakla eş anlamlıdır. Kadınların inançlarının gereğini yerine getirmek yanı sıra, erkeklerin de inançlarının gereğini yerine getirmek "özgürlüğü" adına, bu kez, "başı açık gezen kadınlar bizi günaha sokuyor" denilmeyecek midir? Zinhar günah işleyenin de günaha sokanın da İslam inancında katli vaciptir. Katli vacip bulmak ya da cinayet özgürlüğünü savunmak, yaşama özgürlüğü yerine ölüm özgürlüğünü savunmak anlamına gelmeyecek midir?

Ayrıca eşitliğe tabi olmayan bir özgürlük düşünülebilir mi? Farklı inançtaki insanlara ve topluluklara eşit haklar ve imkânlar tanımayan bir özgürlük anlayışının hiçbir kıymeti yoktur.

Özgürlük, ancak bütüncül ve izafi ve eşitliğe tabi olarak kullanıma açık olduğu ölçüde çoğulcu olabilir, böyle bir çerçevede her birey özgürce kendi geleceğini tasarlayabilir; sınıfsal, dinsel, ulusal her topluluk kendi çıkarlarını özgürce savunarak kendi kaderlerini özgürce tayin edebilir. Amenna, işte böyle bir ortamın var edilmesi için çaba sarf edelim, hep birlikte böyle bir ülkenin yurttaşları olabilelim; varsın ondan sonra isteyen türban taksın isteyen başörtüsü. Böyle bir ortamda bu tercihin kimseye bir zararı olamaz. Ama böyle bir ortama, özgürlüğün üç kuralı (bütüncül, izafi ve eşitliğe tabi olması) ihlal edilerek girilemeyeceğini bilelim... Hele hele, "Artık yüzde kırk altı değil yüzde elli iki oldunuz, kaldırın başınızı" diye adeta cihat ilan eden Bülent Arınç'tan sonra, özgürlükçülük yalanlarına bakıp salak yerine konulmayı kabul etmeyelim. Ve şu mahut "türbana özgürlük" yalanlarına ortak olmayalım.

Aslında BirGün gazetesi manşetlerinde çözüm dile getirildi: "Madem Öyle... Sen de her mezhep ve inanca eşit mesafede dur... Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kaldır... Zorunlu din eğitimine son ver... Temel eğitimi 12 yıla çıkar... Farklılıkları hazmet..."

Ama onlar da olup biteni bizim "hazmetmemizi" istiyorlar. Hani 1980'lerde TRT arabesk yasağını kaldırmış, "acısız arabesk" getirmişti; şimdi de bunun gibi türban yerine "acısız türban" ya da "Anadolu bağlaması" diye bağlama çekiyorlar. Ama acı hakikat ortada ve acı hakikati kırağı çalıyor! Elbette türban takmak da bir hakikat ama şimdi özgürlük filan değil. Velev ki öyle sayılsın. Ama tek bir özgürlük on özgürlüğün canına okuyacaksa, on hayati yasak getirecekse; bizden bu kadar, sayımız suyumuz yok: Türbana karşıyız arkadaş! Çünkü özgürlükçüyüz ama salak değiliz...

yelda
Genel Moderatör
Genel Moderatör

Mesajlar : 2576
Kayıt : 02 07 2007
Nereden Katılıyor? : İstanbul Avrupa Yakası

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Melih Pekdemir

Mesaj tarafından yelda Bir Salı Şub. 19, 2008 11:57 am

Özgürlük karşıtı bir "hürriyet"

Eskiden onlar "hürriyet" derdi, bizler "özgürlük" derdik, derdimizin farklı olduğu bilinirdi. Şimdi özgürlüğümüzün de canına okudular. Mecliste anayasa değişikliği ezici bir çoğunlukla kabul edildi. 12 Eylül anayasası da yine ezici çoğunlukla kabul edilmişti. Ama hakikaten ezici çoğunluk! Lamı cimi yok, toplumun ezici çoğunluğunun tercihi böyle... Biz solculuk yaparken, devrimcilik yaparken, deriz ki, "bir avuç azınlığın sömürü düzenini değiştireceğiz!" Şimdi ise karşımızda "bu meselede" ezici bir çoğunluk var ve bizler bir avuç azınlık durumundayız.

Ama karşımızda bir başka yönüyle, yine bir avuç azınlık var... Hiç olmazsa bunu biliyoruz... Nasıl diyeyim, densizlik, husumet, küstahlık had safhada! Eskiden "komünistler Moskova'ya!" diye höykürürlerdi, şimdi de maskelerini düşüren herkesi "darbe yanlıları!" diye karalıyorlar. Özgürlük diye diye kadının erkeğe kulluğunu savunanların sesi en fazla çıkıyor. Binlerce yıldır yaptıkları gibi "inanç" ardına sığınıp toplumun çoğunluğunu yanlarına alabiliyorlar. Sıradan ve sahici Müslümanlar, yani ezilenler, hiç olmazsa bu şekilde bir nebze kendilerini de "ezici halde" hissedebilme imkânının hazzını tatmış oluyor! Siyasi İslamcılar tam da bu "tek imkânı" dibine kadar kullanıyor... Hadise budur...

Bakın işte, son birkaç gündür tesadüfler bir bir toplanıyor, artarda sıralanıyor ve adeta bir "zorunluluk" haline getiriliyor... Haberiniz vardır, İmam Hatiplilerin katsayı sorunu da aradan çıkarılıyor. Operada içki yasağı başladı. Kültür Bakanlığına bağlı kütüphanelere sadece İslam ansiklopedileri alınıyor. Milli Görüşçüler "kadınlar evlerinde otursun, kırıtmasın" buyurdular. Aslı Zen adlı bir popçunun "Şerefe" adlı şarkısı meyhane sahnesinden dolayı sansürlendi. İngiltere'nin başpiskoposu "Müslümanlara şeriat mahkemesi hakkı verilsin" dedi. Beyaz Saray sözcüsü türban tartışmaları sırasında "ABD dinsel özgürlükleri destekler" diye beyanat verdi. Niye ki? diye sormayın lütfen...

Gidişat belli... Bir: siyasi İslam zihniyeti toplumu ele geçiriyor. İki: ılımlı İslam ekseninde ABD artık her dediğini kolayca yaptırabiliyor... Hem özgürlük gidiyor elden hem memleket... Bu arada şunu söylemeden edemeyeceğim: DTP de olumlu oy kullanarak kendi ayağına kurşun sıkmış olmadı mı? DTP içinde kendisini solcu olarak görenler, bu yaptıklarına stratejik, taktik ya da ideolojik bir tercih diyebilirler. Lakin türbanla birlikte Kürt - İslam sentezinin de önünün açılması için oy kullanınca "artık bizim yerimizi Hamas benzeri bir Kürt hareketi alsın, bizi boş verin!" demiş olmadılar mı?

Peki bundan sonra ne olacak? Kısa vadede, ya Anayasa Mahkemesi sürece karışmayacak, yani "bu iş" hitama erecek... Ve üniversitelerdeki türban ile birlikte bineceğiz bir alamete... Ve sonu çorap söküğü gibi gelecek... Ya da ikinci ihtimal ki şimdilik bu ihtimalin ağır bastığı dahi söyleniyor: Anayasa Mahkemesi, kamuoyunda hukuksal değil siyasal bir karar diye eleştirildiği ünlü 367 kararını veren 9-2 üye bileşimini hâlâ koruyor. Buna bakıp Anayasa Mahkemesinden iptal kararı çıkacağını düşünenler var... Durum böyle olursa, türban konusu gündemden kısa vadede hukuki bakımdan kalkacak, ama YÖK bünyesindeki değişikliklerle fiili bir hak gibi kullanılabilecek... Bu arada, reel politik bakımdan ise asıl kazanan MHP sayılmalı. Aslında hiç bu tür patırtılara meydan vermeden YÖK filan aracılığıyla fiilen çözebileceği bir sorunda, AKP, Erdoğan'ın İspanya'da verdiği mesaj yüzünden inisiyatifi MHP'ye kaptırmıştı. Hele bir de Anayasa Mahkemesi değişikliği iptal ettiğinde MHP hem sorunun çözümünden yana, hem de rakibini zor durumda bırakmış olmasıyla da "takdir" toplayacak... Valla bu manevranın peşinden MHP bir de "alevi girişiminde" bulunursa hiç şaşmayın!

Ama bu işten AKP her halükarda yine de kârlı çıkacak... Asıl amacı, yerel seçimlerde oy yüzdesini yükseltmek: Değişiklik iptal edilmezse, "bak işte başardım" diyecek, iptal edilirse mağdurları oynayacak. Ve sonrasında türban elbette artık teferruat durumuna gelecek... Ta ki bir ekonomik kriz filan AKP'yi yerinden edene kadar... Bu şekilde belki kendisi gidecek ama "izi" mutlaka kalacak. Yani, yüreğinize su serpecek bir tahlilim yok maalesef, çünkü özgürlüklerimize "hürriyet" adına el konulmaktadır; geçmiş olsun!

yelda
Genel Moderatör
Genel Moderatör

Mesajlar : 2576
Kayıt : 02 07 2007
Nereden Katılıyor? : İstanbul Avrupa Yakası

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz