Yeni Meclis'te fırtına kopabilir'
1 sayfadaki 1 sayfası•
Yeni Meclis'te fırtına kopabilir'
Yeni Meclis'te fırtına kopabilir'
‘Aynanın Arkası ve Komplo Teorileri’ programında ilginç tezlere yer veren stratejist, öğretim üyesi ve gazeteci Erol Mütercimler komplo teorileri hakkında ciddi bilgiler verdi.
Komplo teorisi denince Türkiye’de ilk onun adı akla geliyor. Üstelik bu teorileri takip etmek, özellikle de siyasi konjonktürle zaman zaman örtüştüğünü görmek hayli heyecan verici oluyor. Son kitabı ‘Akıl Oyunları’nda Kıbrıs Harekatı’ndan 27 Nisan e-muhtırasına ilginç bir süreci inceleyen Erol Mütercimler’le Akşam Gazetesi yazarı Aycan Saroğlu'nun sorularını yanıtladı.
Nedir strateji?
1996’da Avustralya’dan yeni dönmüştüm, Mim Kemal Öke’nin programında strateji üzerine konuşuyorduk, karşımızdaki politikacıların strateji sözcüğüne dilleri dönmüyordu, ‘ıstrateji’ diyorlardı, ama baktık bu kavrama dili dönmeyen insanlar, bazı strateji kuruluşlarının başkanı olmuş. Strateji bir sanat. Stratejinin 102 tanımı var ama herkes için en kullanılabilecek tanımı şu; olanaklarla koşulları örtüştürme sanatı. Anlaşılabilir, uygulanabilir ve basit olmalı. Bir kompozisyon değil, birkaç sözcükten oluşmalı.
Bir de komplo teorileri var…
Ortada bir komplo yoksa komplo teorisi yazamazsınız. Komplo teorisi; olay uydurayım, olacakmış gibi anlatayım değildir. Eskiden ‘Türkçe komplo teorileri yazılmaz’ deniyordu. Komplo teorisinin bir yazım formatı vardır, ciddi bir bilgi birikimi ister. Bu kitaba adını veren ‘Akıl Oyunları’ meselesi ise bir düşünme yöntemidir, onun da bir teorisi, formatı var. Bir akıl oyunu yaptığınızda ötekinin de bir akıl oyunu yaptığını bilmek zorundasınız. Son akıl oyunu Cumhurbaşkanlığı meselesidir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kendisinin Cumhurbaşkanı olamayacağını anlayınca Abdullah Gül’ü o sürece taşıyan bir akıl oyunu yaptı, oysa onun yaptığı akıl oyunu karşısında başkalarının da akıl oyunları vardı. Aralık 2006’da Cumhuriyet Gazetesi’nde Sabih Kanadoğlu’na makale yazdırıldı. Kanadoğlu, 367 konusunu yazmış, tarafları uyarmıştı. O makale AKP kurmayları tarafından ciddiye alınmadı. Sanıldı ki, düşünce yalnızca Kanadoğlu’na aitti. Ardından da e-muhtıra ile sonlandı. Bu kitabın 7. sayfasında çatışma unsurunu yazmıştım, Kasım 2006’da. 29 Mayıs 2002’de de erken seçimi Recep Tayyip Erdoğan kazanacak diye yazmışım.
AK Parti’nin yüzde 47’lik oyu nasıl bir akıl oyunu?
2002 seçimi için, ‘bu seçimin meşruiyeti tartışmalıdır’ demiştik. Oysa 2007 seçim sonucu bu tartışmayı ortadan kaldırdı. Bu, CHP’nin ve ulusalcılar adı verilen kesimin yenilgisidir. Halk bir tutarsızlık görmüş ya da güven duymamıştır. Türk halkı iktidarda ‘sağ ideoloji’ görmek istiyor. Sol ya da sosyal demokratlara iktidar teslim etmiyor. Ancak, AKP’nin içinde soldan gelenlerin yer almasına da itiraz etmiyor. Kasım 2002 ile Temmuz 2007 arasında gerçek anlamda bir ‘akıl oyunu’ savaşına tanık olduk. Zülfü Livaneli’nin açıklamasını kaynak gösterirsek; Deniz Baykal’ın, “Erdoğan’a siyasetin yolunu açalım, nasıl olsa iki aydan çok dayanamaz” öngörüsünün dayanaksız olduğu kanıtlandı. Baykal’ın akıl oyununun matematik akıla dayanmadığı ortaya çıktı. O andan itibaren tartışmanın koordinat merkezi rejimin korunması noktasında oldu. Bunun mücadelesi de CHP ile AKP arasında olmaktan daha çok, kurumlara yüklendi. Son iki seçimin stratejisi mağduriyet üzerine kuruldu. İlki Tayyip Erdoğan’ın, ikincisi de Abdullah Gül’ün. İkisi de tuttu. Halkın AKP’ye mesajı ortadadır; ekonomi ve dış-iç politika alanında yaptığın her şeyi onaylıyorum. Yapacaklarına da izin veriyorum.
ABD, ILIMLI İSLAM MODELİ İSTİYOR
ABD eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke’un Türkiye için söylediği ‘Ilımlı İslam demokrasisi’ tanımına ne diyorsunuz?
Holbrooke, son genel seçimde meşruiyetini Atatürk’ten alan partilerin ılımlı Müslüman partisi AKP’ye yenildiğini ve Türkiye’nin dünyada ılımlı İslam modelinin olduğu iki ülkeden biri olduğunu söyledi. Bu teşhis doğru değil. Anayasası laik düşünce sistemi üzerine oturtulmuş Türkiye Cumhuriyeti, halen bu felsefi ve ideolojik niteliğini koruyor. Ve henüz yasaların referansı olarak kutsal kitap seçilmedi. Bu değişiklik olacaksa da kararı Türk milleti verecektir, ABD teorisyenleri değil. ABD, ılımlı İslam modeli istiyor. Çünkü o bölgelerde demokrasi olduğu sürece, oraları işgal ve yeraltı zenginliklerine el koyma planlarını uygulayamaz. Ancak, ılımlı İslam modeli altında yaratılacak dikta rejimleriyle en başta düşünce ve ifade özgürlüklerinin rafa kaldırılacağı sistemlerde, her türlü işbirliğini rahatlıkla ve muhalif grupların sesini kısarak, tüm stratejilerini uygulayabilir. Ilımlı İslam demek en başta ABD’nin Irak’ta kalmasına, Kürt devletinin siyasi ve meşru zeminde tanınmasına, bölge petrolünün ses çıkarılmadan paylaşılmasına yeşil ışık yakılması demektir.
Yeni Meclis’in yapısı; Kürt meselesi, Kuzey Irak... Aktörlerin akıl oyunu nasıl?
Temsil edilen ideolojiler açısından kısa bir süre sonra ciddi tartışmaların, kavganın ve karışıklığın yaşanacağı bir Meclis’le de karşı karşıyayız. Ahmet Türk ve Devlet Bahçeli’nin el sıkışmaları iyi niyet gösterisinin ötesine geçmez. Bu, yalnızca Erdoğan’ın meydanlarda söylediğine bir tepkidir. Kürt meselesine gelince; bu sorunun tanımlanmasında kargaşa çıkacak. Kürtçenin ikinci resmi dil olması talep edildiğinde ne olacak? 301 tartışması başladığında neler yaşanacak? DTP’liler, eyalet talebiyle başlayıp işi federasyon kurmaya kadar götürecek konuşmaları yaptıklarında, Meclis’in kuzu kuzu dinleyeceğini mi sanıyoruz? Anayasanın 1, 2 ve 3. maddeleri tartışmaya açıldığında ya da açılma talebiyle ilgili teklif verildiğinde? Kuzey Irak’a askeri operasyon gündeme geldiğinde başta DTP’liler olmak üzere AKP’nin bölge milletvekilleri de TSK karşıtı tezleri savunacak. Oysa asker açısından Irak’ın kuzeyine müdahalenin zamanı çoktan geldi. ABD, burada Türk askeri görmek istemiyor. Irak, Türkiye’nin ulusal çıkarları ile ABD’nin çıkarlarının çatışma haline geldiği bir coğrafya parçasıdır. Barzani ve Talabani şimdilik sırtlarını ABD’ye dayamış durumda. Her ne kadar ABD, ‘PKK terörist bir örgüttür’ açıklaması yapmışsa da, Türkiye’yle ilişkisinde bu kartı hep masada tutuyor. ‘DTP’li milletvekillerinin çoğunluğu Barzani onaylı, PKK’nın isteklerini Meclis’te seslendirecekler’ tezini öne süren kurumların yeni akıl oyunları, 2 yılın bitiminde yeni bir seçimi gündeme getirecek. Tüm bu gerçekler karşısında ‘yeni Meclis’te sakin bir hava hakim olacaktır’ diyorsanız, söylenecek söz yok!
Kitapta ilginç makaleler var; Büyük Ortadoğu Projesi, 12 Eylül, 12 Mart darbelerinin hatta Kıbrıs Harekatı’nın bile ABD’nin isteği doğrultusunda olduğunu yazmışsınız…
12 Eylül ve 12 Mart doğrudan doğruya ABD’nin isteğiyle yapıldı. Hele 12 Eylül tamamen böyle. Çünkü 12 Eylül’den sonra ülkenin akış haritası değişti, devletin geleceğe dönük olarak yaşam alanlarının hepsi farklı iklimlere taşındı. ABD Başkanı tiyatrodayken “bizim çocuklar başardı” dedi. 12 Eylül’ün asıl yapılma nedeni Yunanistan’ın NATO kanadına döndürülmesidir. Süleyman Demirel de, Bülent Ecevit de buna ‘hayır’ demişti; ‘evet’ diyecek biri gerekiyordu. Demokratik akış içinde hiçbir başbakan buna ‘evet’ diyemezdi, olağanüstü bir durum gerekiyordu. Bu ülkenin 5 bine yakın çocuğu bu iş için öldürüldü. Abdi İpekçi’nin öldürülmesi bu cinayetleri meşrulaştırmak için yapılmış olan bir eylem, arkasında Amerikalılar var; CIA başkanına kadar giden…
ABD’nin ‘darbe başmimarlığı’ tezi 60 ihtilali için de geçerli mi?
60 ihtilalinin temel nedeni, Adnan Menderes’in temmuz ayı başında o zamanki SSCB’ye anlaşmalar imzalamak üzere yapmayı tasarlamış olduğu seyahatin engellenmesidir ve o seyahatin, o projenin bedelidir, ödettirilmiştir. Ben bunu ‘Komplo Teorileri’ kitabımda açıkça yazdım.
EN AMERİKANCI DARBE 12 EYLÜL
O zaman 28 Şubat’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gerçek anlamda en Amerikancı darbe 12 Eylül’dür. Neden 12 Eylül tüm solcuları, Kemalistleri hatta ülkücüleri hapishanelere tıkarken, İslamcılardan bir kişinin bile burnu kanamadı? Nasıl Nakşibendi Tarikatı mensubu olan Turgut Özal başbakanlığa kadar taşındı? Devletin ekonomisini ona emanet edildi? 28 Şubat’ta 18 madde vardı ama sadece eğitimin 8 yıllık olması maddesi hayata geçirildi. AKP’nin iktidara getirilmesinin en dinamik unsuru 28 Şubat’tır.
Kitabınızda, Kıbrıs Harekatı dahi ABD tarafından planladı demeye getirmişsiniz…
Yunanistan’da albaylar cuntası vardı. Onu işbaşına getiren de ABD’deydi ama 1974’e gelince şöyle bir sonuç ortaya çıktı: Yunanistan’la Kıbrıs’ın birleşmesi. Birleşmede 3. Dünyacılar içinde yer alan Makarios’un bu sistemin başına geçme durumu. Faşist cunta ABD’nin ‘artık normal rejime geçilsin’ talebini dinlemedi. Bu süreçte Kıbrıs Barış Harekatı iki şey yaptı; hem albaylar cuntasını hem de Kıbrıs’ta Makarios’u devirdi. Türkiye’ye de manevra alanı bırakmadı zaten ondan sonraki süreçte. Sonra ne oldu, ambargo yedik, ardından ASALA süreci çıktı, o bitti ardından PKK başlatıldı, bunların hepsi Kıbrıs’la ilintili meseleler. Barış Harekatı’na ABD izin verdi mi, evet verdi, yeşil ışık yaktı çünkü iki faşist gücün devrilmesi gerekiyordu.
Bu bir ‘Mankurtlaştırma’ sürecidir
‘MankurtlaŞtIrma’ sözü Cengiz Aytmatov’un bir hikayesinden alındı. M.S 200’lü yıllarda Orta Asya’daki Juan Juanlar, Kırgızların komşusu ve can düşmanıydı. Juan Juanlar, Kırgız kabile ve oymaklara saldırır, yakıp yıkarlardı. Juan Juanlar esir aldıkları Kırgız savaşçılarını köleleştirmek için mankurtlaştırma yöntemini kullandılar. Esirin başını kazır, saç tellerini tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bir kasap da oracıkta hayvanı öldürüp derisini yüzermiş. Taze hayvan derisini, esirin kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Başı saran hayvan derisi güneşte büzüştükçe mengene gibi olurmuş. Esirlerden sağ kalanlar hafızalarını, kimliklerini kaybederlermiş. Juan Juanlar, belleğini yitiren tutsağı alır, içecek-yiyecek verirlermiş. Gücünü toparlayan tutsak, artık bir mankurt haline gelmiştir. Kim olduğunu, hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmezmiş. Günümüzde ‘mankurtlaştırma’, eğitim sistemine müdahaleyle oldu. Mili Eğitimimizi 25 yıldan fazla Amerikalılar yönetti. 60’ların ortasında barış gönüllüleri geldi, sonraki süreçte, eğitim sistemimizdeki bütün değişimler bir ‘mankurtlaştırma’ süreci yarattı. Sonuçta eğitim sisteminden yetişen ürünler, Cumhuriyet’in kuruluşundaki felsefeyi, ideolojiyi unuttu. Hem laik Cumhuriyet’in hem ulus devletin yıkılabilir hem de yıkılmasının doğal olduğu fikrine kapıldık.
‘Aynanın Arkası ve Komplo Teorileri’ programında ilginç tezlere yer veren stratejist, öğretim üyesi ve gazeteci Erol Mütercimler komplo teorileri hakkında ciddi bilgiler verdi.
Komplo teorisi denince Türkiye’de ilk onun adı akla geliyor. Üstelik bu teorileri takip etmek, özellikle de siyasi konjonktürle zaman zaman örtüştüğünü görmek hayli heyecan verici oluyor. Son kitabı ‘Akıl Oyunları’nda Kıbrıs Harekatı’ndan 27 Nisan e-muhtırasına ilginç bir süreci inceleyen Erol Mütercimler’le Akşam Gazetesi yazarı Aycan Saroğlu'nun sorularını yanıtladı.
Nedir strateji?
1996’da Avustralya’dan yeni dönmüştüm, Mim Kemal Öke’nin programında strateji üzerine konuşuyorduk, karşımızdaki politikacıların strateji sözcüğüne dilleri dönmüyordu, ‘ıstrateji’ diyorlardı, ama baktık bu kavrama dili dönmeyen insanlar, bazı strateji kuruluşlarının başkanı olmuş. Strateji bir sanat. Stratejinin 102 tanımı var ama herkes için en kullanılabilecek tanımı şu; olanaklarla koşulları örtüştürme sanatı. Anlaşılabilir, uygulanabilir ve basit olmalı. Bir kompozisyon değil, birkaç sözcükten oluşmalı.
Bir de komplo teorileri var…
Ortada bir komplo yoksa komplo teorisi yazamazsınız. Komplo teorisi; olay uydurayım, olacakmış gibi anlatayım değildir. Eskiden ‘Türkçe komplo teorileri yazılmaz’ deniyordu. Komplo teorisinin bir yazım formatı vardır, ciddi bir bilgi birikimi ister. Bu kitaba adını veren ‘Akıl Oyunları’ meselesi ise bir düşünme yöntemidir, onun da bir teorisi, formatı var. Bir akıl oyunu yaptığınızda ötekinin de bir akıl oyunu yaptığını bilmek zorundasınız. Son akıl oyunu Cumhurbaşkanlığı meselesidir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kendisinin Cumhurbaşkanı olamayacağını anlayınca Abdullah Gül’ü o sürece taşıyan bir akıl oyunu yaptı, oysa onun yaptığı akıl oyunu karşısında başkalarının da akıl oyunları vardı. Aralık 2006’da Cumhuriyet Gazetesi’nde Sabih Kanadoğlu’na makale yazdırıldı. Kanadoğlu, 367 konusunu yazmış, tarafları uyarmıştı. O makale AKP kurmayları tarafından ciddiye alınmadı. Sanıldı ki, düşünce yalnızca Kanadoğlu’na aitti. Ardından da e-muhtıra ile sonlandı. Bu kitabın 7. sayfasında çatışma unsurunu yazmıştım, Kasım 2006’da. 29 Mayıs 2002’de de erken seçimi Recep Tayyip Erdoğan kazanacak diye yazmışım.
AK Parti’nin yüzde 47’lik oyu nasıl bir akıl oyunu?
2002 seçimi için, ‘bu seçimin meşruiyeti tartışmalıdır’ demiştik. Oysa 2007 seçim sonucu bu tartışmayı ortadan kaldırdı. Bu, CHP’nin ve ulusalcılar adı verilen kesimin yenilgisidir. Halk bir tutarsızlık görmüş ya da güven duymamıştır. Türk halkı iktidarda ‘sağ ideoloji’ görmek istiyor. Sol ya da sosyal demokratlara iktidar teslim etmiyor. Ancak, AKP’nin içinde soldan gelenlerin yer almasına da itiraz etmiyor. Kasım 2002 ile Temmuz 2007 arasında gerçek anlamda bir ‘akıl oyunu’ savaşına tanık olduk. Zülfü Livaneli’nin açıklamasını kaynak gösterirsek; Deniz Baykal’ın, “Erdoğan’a siyasetin yolunu açalım, nasıl olsa iki aydan çok dayanamaz” öngörüsünün dayanaksız olduğu kanıtlandı. Baykal’ın akıl oyununun matematik akıla dayanmadığı ortaya çıktı. O andan itibaren tartışmanın koordinat merkezi rejimin korunması noktasında oldu. Bunun mücadelesi de CHP ile AKP arasında olmaktan daha çok, kurumlara yüklendi. Son iki seçimin stratejisi mağduriyet üzerine kuruldu. İlki Tayyip Erdoğan’ın, ikincisi de Abdullah Gül’ün. İkisi de tuttu. Halkın AKP’ye mesajı ortadadır; ekonomi ve dış-iç politika alanında yaptığın her şeyi onaylıyorum. Yapacaklarına da izin veriyorum.
ABD, ILIMLI İSLAM MODELİ İSTİYOR
ABD eski Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrooke’un Türkiye için söylediği ‘Ilımlı İslam demokrasisi’ tanımına ne diyorsunuz?
Holbrooke, son genel seçimde meşruiyetini Atatürk’ten alan partilerin ılımlı Müslüman partisi AKP’ye yenildiğini ve Türkiye’nin dünyada ılımlı İslam modelinin olduğu iki ülkeden biri olduğunu söyledi. Bu teşhis doğru değil. Anayasası laik düşünce sistemi üzerine oturtulmuş Türkiye Cumhuriyeti, halen bu felsefi ve ideolojik niteliğini koruyor. Ve henüz yasaların referansı olarak kutsal kitap seçilmedi. Bu değişiklik olacaksa da kararı Türk milleti verecektir, ABD teorisyenleri değil. ABD, ılımlı İslam modeli istiyor. Çünkü o bölgelerde demokrasi olduğu sürece, oraları işgal ve yeraltı zenginliklerine el koyma planlarını uygulayamaz. Ancak, ılımlı İslam modeli altında yaratılacak dikta rejimleriyle en başta düşünce ve ifade özgürlüklerinin rafa kaldırılacağı sistemlerde, her türlü işbirliğini rahatlıkla ve muhalif grupların sesini kısarak, tüm stratejilerini uygulayabilir. Ilımlı İslam demek en başta ABD’nin Irak’ta kalmasına, Kürt devletinin siyasi ve meşru zeminde tanınmasına, bölge petrolünün ses çıkarılmadan paylaşılmasına yeşil ışık yakılması demektir.
Yeni Meclis’in yapısı; Kürt meselesi, Kuzey Irak... Aktörlerin akıl oyunu nasıl?
Temsil edilen ideolojiler açısından kısa bir süre sonra ciddi tartışmaların, kavganın ve karışıklığın yaşanacağı bir Meclis’le de karşı karşıyayız. Ahmet Türk ve Devlet Bahçeli’nin el sıkışmaları iyi niyet gösterisinin ötesine geçmez. Bu, yalnızca Erdoğan’ın meydanlarda söylediğine bir tepkidir. Kürt meselesine gelince; bu sorunun tanımlanmasında kargaşa çıkacak. Kürtçenin ikinci resmi dil olması talep edildiğinde ne olacak? 301 tartışması başladığında neler yaşanacak? DTP’liler, eyalet talebiyle başlayıp işi federasyon kurmaya kadar götürecek konuşmaları yaptıklarında, Meclis’in kuzu kuzu dinleyeceğini mi sanıyoruz? Anayasanın 1, 2 ve 3. maddeleri tartışmaya açıldığında ya da açılma talebiyle ilgili teklif verildiğinde? Kuzey Irak’a askeri operasyon gündeme geldiğinde başta DTP’liler olmak üzere AKP’nin bölge milletvekilleri de TSK karşıtı tezleri savunacak. Oysa asker açısından Irak’ın kuzeyine müdahalenin zamanı çoktan geldi. ABD, burada Türk askeri görmek istemiyor. Irak, Türkiye’nin ulusal çıkarları ile ABD’nin çıkarlarının çatışma haline geldiği bir coğrafya parçasıdır. Barzani ve Talabani şimdilik sırtlarını ABD’ye dayamış durumda. Her ne kadar ABD, ‘PKK terörist bir örgüttür’ açıklaması yapmışsa da, Türkiye’yle ilişkisinde bu kartı hep masada tutuyor. ‘DTP’li milletvekillerinin çoğunluğu Barzani onaylı, PKK’nın isteklerini Meclis’te seslendirecekler’ tezini öne süren kurumların yeni akıl oyunları, 2 yılın bitiminde yeni bir seçimi gündeme getirecek. Tüm bu gerçekler karşısında ‘yeni Meclis’te sakin bir hava hakim olacaktır’ diyorsanız, söylenecek söz yok!
Kitapta ilginç makaleler var; Büyük Ortadoğu Projesi, 12 Eylül, 12 Mart darbelerinin hatta Kıbrıs Harekatı’nın bile ABD’nin isteği doğrultusunda olduğunu yazmışsınız…
12 Eylül ve 12 Mart doğrudan doğruya ABD’nin isteğiyle yapıldı. Hele 12 Eylül tamamen böyle. Çünkü 12 Eylül’den sonra ülkenin akış haritası değişti, devletin geleceğe dönük olarak yaşam alanlarının hepsi farklı iklimlere taşındı. ABD Başkanı tiyatrodayken “bizim çocuklar başardı” dedi. 12 Eylül’ün asıl yapılma nedeni Yunanistan’ın NATO kanadına döndürülmesidir. Süleyman Demirel de, Bülent Ecevit de buna ‘hayır’ demişti; ‘evet’ diyecek biri gerekiyordu. Demokratik akış içinde hiçbir başbakan buna ‘evet’ diyemezdi, olağanüstü bir durum gerekiyordu. Bu ülkenin 5 bine yakın çocuğu bu iş için öldürüldü. Abdi İpekçi’nin öldürülmesi bu cinayetleri meşrulaştırmak için yapılmış olan bir eylem, arkasında Amerikalılar var; CIA başkanına kadar giden…
ABD’nin ‘darbe başmimarlığı’ tezi 60 ihtilali için de geçerli mi?
60 ihtilalinin temel nedeni, Adnan Menderes’in temmuz ayı başında o zamanki SSCB’ye anlaşmalar imzalamak üzere yapmayı tasarlamış olduğu seyahatin engellenmesidir ve o seyahatin, o projenin bedelidir, ödettirilmiştir. Ben bunu ‘Komplo Teorileri’ kitabımda açıkça yazdım.
EN AMERİKANCI DARBE 12 EYLÜL
O zaman 28 Şubat’ı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gerçek anlamda en Amerikancı darbe 12 Eylül’dür. Neden 12 Eylül tüm solcuları, Kemalistleri hatta ülkücüleri hapishanelere tıkarken, İslamcılardan bir kişinin bile burnu kanamadı? Nasıl Nakşibendi Tarikatı mensubu olan Turgut Özal başbakanlığa kadar taşındı? Devletin ekonomisini ona emanet edildi? 28 Şubat’ta 18 madde vardı ama sadece eğitimin 8 yıllık olması maddesi hayata geçirildi. AKP’nin iktidara getirilmesinin en dinamik unsuru 28 Şubat’tır.
Kitabınızda, Kıbrıs Harekatı dahi ABD tarafından planladı demeye getirmişsiniz…
Yunanistan’da albaylar cuntası vardı. Onu işbaşına getiren de ABD’deydi ama 1974’e gelince şöyle bir sonuç ortaya çıktı: Yunanistan’la Kıbrıs’ın birleşmesi. Birleşmede 3. Dünyacılar içinde yer alan Makarios’un bu sistemin başına geçme durumu. Faşist cunta ABD’nin ‘artık normal rejime geçilsin’ talebini dinlemedi. Bu süreçte Kıbrıs Barış Harekatı iki şey yaptı; hem albaylar cuntasını hem de Kıbrıs’ta Makarios’u devirdi. Türkiye’ye de manevra alanı bırakmadı zaten ondan sonraki süreçte. Sonra ne oldu, ambargo yedik, ardından ASALA süreci çıktı, o bitti ardından PKK başlatıldı, bunların hepsi Kıbrıs’la ilintili meseleler. Barış Harekatı’na ABD izin verdi mi, evet verdi, yeşil ışık yaktı çünkü iki faşist gücün devrilmesi gerekiyordu.
Bu bir ‘Mankurtlaştırma’ sürecidir
‘MankurtlaŞtIrma’ sözü Cengiz Aytmatov’un bir hikayesinden alındı. M.S 200’lü yıllarda Orta Asya’daki Juan Juanlar, Kırgızların komşusu ve can düşmanıydı. Juan Juanlar, Kırgız kabile ve oymaklara saldırır, yakıp yıkarlardı. Juan Juanlar esir aldıkları Kırgız savaşçılarını köleleştirmek için mankurtlaştırma yöntemini kullandılar. Esirin başını kazır, saç tellerini tek tek kökünden çıkarırlarmış. Bir kasap da oracıkta hayvanı öldürüp derisini yüzermiş. Taze hayvan derisini, esirin kazınmış başına sımsıkı sararlarmış. Başı saran hayvan derisi güneşte büzüştükçe mengene gibi olurmuş. Esirlerden sağ kalanlar hafızalarını, kimliklerini kaybederlermiş. Juan Juanlar, belleğini yitiren tutsağı alır, içecek-yiyecek verirlermiş. Gücünü toparlayan tutsak, artık bir mankurt haline gelmiştir. Kim olduğunu, hangi soydan, hangi kabileden geldiğini, anasını, babasını, çocukluğunu bilmezmiş. Günümüzde ‘mankurtlaştırma’, eğitim sistemine müdahaleyle oldu. Mili Eğitimimizi 25 yıldan fazla Amerikalılar yönetti. 60’ların ortasında barış gönüllüleri geldi, sonraki süreçte, eğitim sistemimizdeki bütün değişimler bir ‘mankurtlaştırma’ süreci yarattı. Sonuçta eğitim sisteminden yetişen ürünler, Cumhuriyet’in kuruluşundaki felsefeyi, ideolojiyi unuttu. Hem laik Cumhuriyet’in hem ulus devletin yıkılabilir hem de yıkılmasının doğal olduğu fikrine kapıldık.






